Bismihi Subhanehu!
16. yüzyılda Anadolu nüfusunun çoğunluğu Alevi olma yolundadır. 71 Numaralı Mühimme Defterinin 118 numarasında yer alan bir fermanda özetle şöyle deniyor. "Rum vilayetinin (Anadolu'nun) halen çoğunluğu Alevidir. Bunlar İran'a sevgi duymaktadırlar. Nezirlerini İran'a yollamaktalar. İran'dan gelenler bunlar arasında propaganda yapıyor. Bunlardan üçü yakalanmıştır. Bundan sonra da böyle dikkatli olun ve asla bu tür çalışmalara fırsat vermeyin..."
İran'da oluşan alevi gücü nedeniyle Osmanlı yönetimi, Anadolu Alevilerinin üzerine açık açık gidemiyor. Birtakım bahaneler uydurarak Alevileri katlediyordu. "Gizli katliam dönemi" diye adlandırabileceğimiz bu döneme ilişkin, Osmanlı sarayından valilere yazılmış fermanlardan bazı örnekler vereceğiz.
Başbakanlık Arşivleri'nde bulunan ve Osmanlı devletinin resmi belgesi olan bu evrakın sahte olmasına, şunun veya bunun kişisel görüşünü yansıtmasına asla olanak yoktur.
29 Numaralı Mühimme Defteri, tarih: 1576, Belge No: 488:
"Zülkadir Beylerbeyi'ne hüküm: İran ile ilişkisi bulunan Rafızileri (Alevileri), başka bir nedenle suçlayarak toplayıp öldürün. Yalnız Rafızi olanları ise hapsedin. Sonucu da başkente bildirin.
(Fermanın bir sureti Halep Beylerbeyi'ne yollanmıştır)"
Aynı defterdeki, 489 numaralı ferman özeti:
"Bosyan ve Bozyan Beyi Behlül Beye hüküm: İran ile alakası bulunan Alevilerin gizlice araştırılması. Bunların başka bir bahane ile idam edilmesi..."
Aynı defterdeki, 490 numaralı ferman özeti:
"Bozak Beyi Çerkes Bey'e Hüküm: Sancağınızda bulunan Rafızilerden İran ile ilişkisi bulunanların araştırılarak tespit edilmesi... Bunların, başka bir bahane ile idam edilmeleri... İran ile ilişkileri bulunmayan Alevilerin ise saptandıktan sonra Kıbrıs'a sürülmeleri...
Bir Sureti Kırşehir Beyi'ne?"
30 Numaralı Mühimme Defteri'nde de aynı mealde fermanlar bulunuyor. 488 Numaralı ferman;
"Bozok Beylerbeyi'ne hüküm: Kızılbaşlıkla suçlanan kişilerin yazıldığı defter suretleri gönderilmişti. Bu kişiler soruşturulsunlar, Kızılbaşlıkları gerçekse, idam edilsinler. Lakin, yalnız ithamla kalmışsa, (Kızılbaş oldukları kanıtlanamamışsa) bunlar Kıbrıs'a sürülsün."
1577 tarihli bu fermanın birçok benzeri var. Anadolu'daki bütün yöneticilere bu tür fermanlar yollanmış bulunuyor. Devlet gizlice, bütün Alevilerin katledilmeleri için karar alıyor; bunu valilere uygulatıyor. Valiler de, “hırsızlık yaptı”, “yol kesti”, “çeteci" şeklinde uydurma gerekçelerle alevileri geceleri evlerinden gizlice alıyor, bir çuvala koyup ucuna taş bağladıktan sonra Yeşilırmak, Kızılırmak gibi ırmaklara atıp boğduruyorlardı.
Osmanlı yönetiminin yaptığı zulmün birinci derecede sorumluları da Osmanlı saray alimleriydi. Bunların en meşhurları Ebussuud Efendi ile müftü İbni Kemaldir.
16. Yüzyıl'daki Alevi isyanlarının en büyük özelliği, yerel olmasıdır. Bulunduğu bölgede güçlenen Alevi liderleri, devletin yoğun baskısına uğruyorlar, bu da onları başkaldırmaya itiyordu. Bu isyancı güçlerin arasında, Sünni kesimden yoksul insanlar, tımarları alınan toprak sahipleri de görülüyordu. Bu toprak sahipleri, Osmanlı devleti ile anlaşır anlaşmaz, isyancıları arkadan vuruyorlardı. Bu dönemdeki isyanlarının hemen hemen tümünde asıl güç Alevilerdir.
Bunun en somut örneği de 1527 yılında çıkan isyanlardır. Baba Zünnun, Yozgat dolaylarında Alevilerinin başında devlete karşı bayrak açıyor. Sert savaşlardan sonra öldürülüyor. Aynı yıl içinde güney bölgelerindeki güçlere dayanarak Hacı Bektaş evlatlarından Kalender Çelebi ayaklanıyor. O da, toprak beylerinin ihanetine uğruyor ve savaş meydanında can veriyor. Bu ayrı baş çekmelerde, Alevi ocakları arasındaki çekişmenin de etkisi olmuştur. Bu yenilgi ve yılgınlıklar Alevilerin, 17. yüzyılda cereyan eden derebeyi isyanlarına destek vermelerini beraberinde getirmiştir. Devlete kafa tutan yöneticiler, alevi kitlelerden önemli ölçüde destek alıyorlardı. Kuyucu Murat Paşa'nın katliam yaptığı bölgelerin çoğunluğu alevi yerleşim alanlarıdır. Osmanlı devletinin haksız uygulamalarını yermek için aşağıdaki dörtlük söylenmiştir.
“Şalvarı şaltağ Osmanlı/ Eğeri kaltağ Osmanlı/ Ekende yok, biçende yok/ Yiyende ortağ Osmanlı’’
Osmanlı Devleti için aleviler “ötekileri” temsil etmekteydi. Bu nedenle Alevilerde Osmanlı yönetimine haklı olarak büyük bir güvensizlik ve husumet oluşmuştu. Osmanlı onlar için “şerrr-i ekber” dir. (En büyük şer) Aleviler, 700 yıldan beri bu yönetime karşı mücadele vermektedirler. Bu nedenle padişaha, hilafete ve işgalci devletlere karşı savaşa girme arzusunda olan M. Kemal ve kadrosu için Rumeli ve Anadolu’daki Alevi halkı biçilmiş bir kaftandır. Bu gerçeği fark eden milli şef; bu kesimi yanına almadan Kurtuluş Savaşı’na girişemezdi. Nitekim o da öyle yaptı. Erzurum -Sivas kongreleri dönüşü 19 Aralık 1919 tarihinde Kayseri’den Hacı Bektaş dergahına hareket etti. Atatürk sayıları milyonları bulan bu kitleyi başlatacağı savaşta yanında görme eğilimindeydi.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Hacı Bektaş Dergahının postnişini Cemalettin Efendi idi. Anadolu’da sayıları altı milyonu bulan Aleviler, Cemalettin Efendi ile baba postundaki Salih Niyazi Babanın buyruğundan çıkmazdı. Atatürk, Hacı Bektaş’ta bir gece kalır. Çelebi Cemalettin Efendi, onu harem dairesinde misafir eder. 24 Aralık 1919 da gerçekleşen Hacı Bektaş-ı Veli türbesi ziyaretinin ardından Niyazi Baba ile uzun süren bir görüşme yapılır. Toplantıda; Atatürk, Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba dışında kimse yoktur. O görüşmede neler konuşulduğu bugün de bilinmemektedir. Bilinen şey, bu görüşmeden sonra, Çelebi’nin ve Niyazi Baba’nın Atatürke destek sözü verdikleridir. Bu görüşme neticesinde Aleviler, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün en kararlı ve istekli gücünü oluştururlar.
Çelebi Cemalettin Efendinin bu girişimi karşılıksız kalmaz. 23 Nisan 1920’de TBMM açıldığında, Çelebi Cemalettin Efendi Kırşehir mebusu ve TBMM başkan vekili olarak mecliste yer alır. Onun vefatından sonra yerine kardeşi Veliyettin Efendi postnişin olur. . İkinci TBMM’nin açılışı sırasında Alevileri Cumhuriyet hükümetini desteklemeye çağıran şu bildirideki imza, 29. Çelebi Veliyettin Efendi’ye aittir:
“Anadolu’da bulunan ecdadım Hacı Bektaş Veli Hazretlerine samimi muhabbeti olan bilcümle muhibban ve hanedan tarafı halisanelerine:
Bu milleti ihya ile istiklalimizi temin eden vücudu alilei kaffei İslamiyana bais şeref olan Türkiye Büyük Millet Meclisi reisi celili (Gazi) namdar Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin neşir buyurdukları beyannameleri cümlenizin malumudur.
Gazi Paşa müşarileyhin terakki ve teali-i vatan hakkındaki her türlü arzularını yerine getirmek bizlere farzı ayındır. Milletimizi kurtaracak, saadetimizi temin edecek, O’nun efkar-ı saibaneleridir. Bunu inkar edenlerin bizimle katiyen münasebeti yoktur. Tarikati aliyemizin bütün mensubinine müşarülileyh hazretlerinin gösterdiği namzetlerden maadasına rey vermemelerini vatanımızın kurtulması bu veçhile kabil olduğunu sizlere kemali ehemmiyetle tavsiye ederim. Bu nasihatimi amil olmayanlar bizden değildir. Hak erenler onlara deste gir olmaz. Tekrar beyan eylerim ki, bu milleti kurtaracak ancak (Gazi Mustafa Kemal Paşa)’dır. Onunla beraber mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır. Hiçbir ferdin sözünü dinlemeyiniz, sözümden zerre kadar harice çıkmayınız. Sizin saadetinizi düşünenler, sizi kölelikten kurtaracak Büyük Millet Meclisi Reisi ve cümlemizin büyüğü (Mustafa Kemal Paşa)
Aleviler, Cumhuriyet yönetiminden çok şey bekliyorlardı. Ama bu beklentileri boşunaydı. Cumhuriyet idaresiyle birlikte din işlerini yürütmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor, kurulan teşkilat Sünni argümanlar üzerine şekillendiriliyordu. Devlet adeta “Hanefi” fıkhı üzerine bina ediliyor, aleviler görmezden geliniyordu. Tek Parti Yönetimi’nin despotik ve jakoben uygulamalarından en çok nasibini alan “milletin efendisi” sayılan köylüler olmuştu. Aleviler ise ekser kahhariyetle köylü kısmı oluşturmaktaydı. Tek parti dönemindeki uygulamalar genelde tüm aleviler nezdinde, özelde ise Alevi-Kürt nüfusun yaşadığı Sivasın güneydoğu kesiminde hoşnutsuzluk yaratmış neticede Koçgiri İsyanı patlak vermiştir. Bu İsyanı bastırmak için 3.161 erden oluşan birlikler gönderilmiştir. İsyan zorlukla bastırıldı.
O gün yaşanan acılar aşağıdaki halk türküsüne konu olmuştu;
“Koçgiri başladı harba/Sesi gitti şarka garba/İki ordu asker geldi/Dayanmadı bu harba.
Dılo yaman, yaman yaman/Çîya gırto berf û duman/Mera bîşîn şahê merdan/Ew dermanê hemu derdan.
İkrar edenler elmaya/Zülfikari Mürteza´ya/Geriden teller çektiler/Biz uymayız eşkiyaya.”
Bu acının yaraları sarılmadan bu kez merkezi hükümetle Dersim aşiretleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda 1937’de “Dersim İsyanı” patlak vermiştir. (Kürtçe:Serhildana Dêrsimê, Zazaca:Terteley Dêrsımi)
Dersim'de mutlak devlet hakimiyetini sağlamak için görevlendirilen İsmet Paşa, Doğu ve Güneydoğu’ya gider hazırladığı raporu Ankaraya sunar. Raporda şu ifadelere yer verilmektedir;
“Hikâyeler çok acıklıdır. çalışarak biriktirdiği para ile dönerken soyulup dilenci haline gelmiş olanlar, bilmem kaç defa sürülerini kaptırarak artık hayvan beslemekten vazgeçmiş olanlar, tarlasına ve merasına gidemeyenler birer birer anlattılar. Dersim Kürtlerine karşı vaktiyle set olan Türk köyleri dağılıp zayıflayarak ve Ermeniler kâmilen (tamamen) kalkarak Dersimlilerin istilasına karşı meydan tamamen boş kalmıştır.
Erzincan yanındaki boş köyler, Dersim’in semiz halkı ile süratle dolmaktadır. Erzincan beyleri arazileri de işlemek için Dersimlileri maraba adı ile kullanmaktadır. Bu, beylerin bir nevi Dersimli himayesine sığınmasıdır.
Bu köyler ve marabalar Dersim çapulcu kollarının içeri yayılması için menzil ve yatak rolü yapmaktadırlar. Az zamanda Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla, Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir.
“Dersim derhal, tedip (uslandırma) ve de tehcir edilmelidir”
İnönü’nün hazırladığı rapor doğrultusunda Dersime harekât düzenlendi. Harekât neticesinde bölgede yaşayan 13.000'den fazla insan ile 199 asker öldü. 12.000 insan zorunlu göçe (tehcir) tabi tutuldu.
Atatürk’ün ölümünden sonra bu çelişkiler daha da arttı. Bazı Alevilerin 1950’de iktidara ezici bir çoğunlukla gelen Demokrat Parti’yi desteklemelerinin arkasında Alevi kitlenin tek parti yönetimine karşı duyduğu hoşnutsuzluk da vardı.
Peki tüm bu gerçekler karşısında Anadolu Alevilerinin resmi paradigma ile bu denli içli-dışlı olmasını, kahhar ekseriyetle statükonun adresi CHP’ye angaje olmasını, “yad ile ülfet”ini, sisteme kayıtsız-şartsız itaat etmesini ve milli şeflik ideolojisinin yılmaz neferleri olmasını ne ile izah edebiliriz. Bu sorunun yanıtı; “Ehven-i şer” mantığında ve de “Stocholm sendromu”nda yatıyor. Ehveni şer olgusunu yukarıda zikretmiştik.
Peki Stocholm Sendromu nedir?
Rehinelerin, kendilerini esir alanların duygularını anlama noktasına gelmeleri ve kendisini rehin alan kişilerle geçirdikleri sürenin sonunda onlara yardımcı olmaya başlaması ve nihai olarak da onlarla özdeşim kurmalarına “Stockholm Sendromu” denmektedir.
İlk kez psikiyatr Bejerot tarafından tanımlanan sendrom, ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından 6 gün boyunca rehin tutulan banka görevlisi bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler, sonunda da onunla evlenir.
23 Ağustos 1973 günü Stockholm’de bir bankayı soymak üzere basan soyguncular 4 banka görevlisini 6 gün (131 saat) rehin tuttu. Soyguncular banka personeline iyi davrandı, aralarında iyi ilişkiler oluştu. Rehineler polisin bankayı basacağını fark edip soyguncuları uyardılar. Daha sonra mahkemede soyguncular aleyhine ifade vermek istemediler, savunma ücreti için para topladılar. Olay, “soyguncular bankadan para çalamadılar ama bazı insanların kalbini çaldılar” biçiminde yorumlandı.
Sürekli şiddet yaşamanın bir sonucu olarak kurbanlar saldırganla özdeşleşmeye ve bir hayatta kalma stratejisi olarak onun için hareket etmeye başlayabilir. Kurbanın iradesinin saldırgana bağlı olması gönüllü bir karar değil, şiddetin doğrudan sonucudur.
“Şiddet uygulayanın ilk hedefi kurbanı köleleştirmektir ve bu amaca kurbanın hayatının her alanında despotça bir denetim kurarak ulaşır. Ancak salt boyun eğme onu nadiren tatmin eder; suçlarını haklı göstermenin psikolojik ihtiyacı içindedir ve bunun için kurbanın onayına ihtiyaç duyar. Bu yüzden durmaksızın kurbanından saygı minnet ve hatta sevgi göstermesini talep eder. Saldırganın nihai hedefi gönüllü bir kurban yaratmak gibi görünmektedir”.
Bu sendromun ortaya çıkmasının temel nedeni, hayatta kalma içgüdüsüdür.
Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olduğunu hisseder. Saldırganın yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini saldırganın yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar. Kurban tarafından baskıcının şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir. Kurban, tek olumlu ilişkisinin şiddet gösteren ile kendi arasında olan olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla saldırgandan ayrılması gittikçe zorlaşır.
1.Hayati tehlikelilik durumu
2.Dış dünyadan soyutlanmışlık
3.Bulunduğu ortamdan kaçamaz halde olma (ya da kaçamayacağına kanaat getirmişlik durumu )
4. Saldırganın ara sıra arkadaşça ve yakın davranması Stockholm Sendromu”na yatkınlık yaratan durumlardır”.
Graham ve Rawlings bu koşulların genellikle aile içi şiddet olaylarında ortaya çıktığını ve kurbanların saldırganla özdeşleşme gösterebileceklerini belirtirler.
Bu durumlarda şiddete uğramış kadın, saldırganı kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan çok korkar. Onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun tarafınaymış gibi davranır.
Savaşta, savaş esirlerinde de karşı tarafa patolojik bağlanma söz konusu olur.
Saldırganıyla özdeşim kurulan bu durumda rehin alan kişiye mağdur taraf çeşitli duygular besleyip, onunla özdeşim kurar ve kişide kişilik değişimi yaşanır.
-1974 yılında Patty Hearst isimli bir milyoner kadın bir terörist grup tarafından kaçırıldıktan 2 ay sonra onlarla birlikte bir banka soygunu yaparken yakalandı. Avukatları SS mazeretini kullandıysa da mahkeme kabul etmedi ve hapse mahkûm etti.
-2001 yılında İngiliz bayan gazeteci Yvonne Ridley, Afganistan’da Taliban tarafından kaçırıldı, ilk 11 gün onlarla kavga etti, yemek yemedi. İslâm dinini incelemesi şartıyla serbest bırakıldıktan sonra İslâm dinine ilgi duydu, 2003 yılında da Müslüman oldu.
Stocholm sendromu mağdurlarında regresyon ve çocuklaşma eğilimi görülmekte olup bu duruma ”Travmatik İnfantilizm” adı da verilmektedir.‘Travmatik İnfantilizm’ durumu da kişinin hayatını tehlikeye sokan kişiye yakınlaşmasına ya da onun davranışlarını taklit etmesine yol açabilmektedir.
”Frozen Fright” (Donmuş Korku) : Symonds tarafından tanımlanmış olup, kurbanların ani tehlike karşısında paralize olma hallerini anlatmak için kullanılmaktadır, bir çeşit dissosiyatif reaksiyon olarak da değerlendirilebilir.
Travmatik Bağlanma Nasıl Oluşur ve Güçlenir?
Şiddet ve şiddet tehditleri. Şiddet içerikli ile iyi davranma arasında gidip gelerek değişen tutarsız davranışlar bağlanmayı arttırır.
Eğer uygunsuz bir düşünceye sahip olurlarsa istismarcının bunu anlayıp daha şiddetli öç alacağı düşüncesi ve Izolasyon, bağlanmayı arttırır. Stocholm Sendromu hakkında kitaplar yazılmış ve filmler çekilmiştir.
- George Orwell “1984” isimli romanında Winston karakterlerinin, kendisine işkence yapan kişiye aşık olduğunu anlatmaktaydı.
- İlk çekimi 1933 yılında yapılmış olan King Kong filminde de, canavara kurban edilmek üzere olan sarışın kız King Kong tarafından kurtarılır, kız da onu sever…
- Celladına aşık olan köle, Costa Gavras’ın Mad City filmi, Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast) filmi, Terence Stamp’ın oynadığı “The Collector”, Woody Allen’in “Sleeper”, Sidney Lumet’nin “Dog Day Afternoon”, - Nick Cassavetes’in “John Q” filmi, - David Hackl’ın “Saw” (Testere) filmi - Samuel L.Jackson ve Kevin Spacey basrolü paylaştıkları “The Negotiator“ filmi - Stockholm Sendromunun örneklendiği diğer yapımlardır.
Türk Sinemasında da;
- Cüneyt Arkın ile Hülya Koçyiğitin başroller paylaştığı “Gırgır Ali”, Yaşar Alptekin ile Melike Zobunun başrolleri paylaştığı “Seni seviyorum”, - Kadir İnanır ile Harika Değirmencinin başrolleri paylaştığı “Fırtına”, - Kenan Kalav, Gülben Ergenin başrolleri paylaştığı “Deniz Yıldızı” filmi “Stocholm Sendromu”nun anlatıldığı yapımlardır.
Barış, esenlik ve sendromsuz bir dünya dileğiyle!
Talip XEYLANİ / Taha Haber